Önemli Adamlar - 16:00, 12 Ağustos 2012 Pazar
Yüzlerce hafız yetiştirdi o Kur’an sevdalısı!
Hilmi Yıldız hocaefendi

Yüzlerce hafız yetiştirdi o Kur’an sevdalısı!
Hilmi Yıldız Hocaefendinin Kur’an sevdasını ne kendisi tam tarif edebiliyor, ne talebeleri, ne de bir başkası..


 

Saat gibi hassas hayat olur mu? Oluyor.

Hilmi Yıldız Hocaefendi, koca bir hayatı böyle yaşamış ve hâlâ yaşıyor.

Mehmet Rüştü Aşıkkutlu ve Çalekli Hacı Dursun Efendi gibi cumhuriyet devrinde İslamî hizmetleri yaşatan birçok âlimden ders alıyor hocaefendi. Çocukluğunu da geçirdiği ve saat ustalığını icra ettiği Trabzon’dan gençlik yıllarında ayrılıyor ve İstanbul’a yerleşiyor. Mahmut Ustaosmanoğlu ile omuz omuza süren bir irşad hayatı ve talebeleri, yüzlerce talebeleri… Hep hafız yetiştiriyor hoca efendi. Bir fabrika gibi hiç durup dinlenmeden yetiştireceği hafızlarla ilgilenirken o, sadık hayat arkadaşı Ayşe Hanım da talebelerin yemeklerini pişirmekle meşgul oluyor.Hilmi Yıldız hocaefendi

Uzun yıllar boyu Bayrampaşa’da zorluk ve imkânsızlık içinde süren Kur’an kursu yöneticiliği, ‘90’lı yıllara gelindiğinde rayına tamamen oturmuştur. Kimseye el açmadan yaşamayı kendisine şiar edinmiş olan hoca efendi, vakarı ve heybeti sayesinde sadece kimliğinde Müslüman ibaresi olan kimselerin bile saygısını kazanır. Ne var ki, 1999 yılında geçirdiği kalp krizi, onu çok sevdiği Kur’an muallimliğinden mecburen emekli edecek ve İstanbul’un dışında oturmaya zorlayacaktır.

Kırk kere dünyaya gelsem, yine Kur’an

Onun Kur’an sevdasını ne kendisi tam tarif edebiliyor, ne talebeleri, ne de bir başkası. Bugün yüzlerce talebesi onu vefa ile ziyarete gidiyor ve hâlâ duasını alıyor ama o, sanki içindeki Kur’an aşkının bu meyveleri görmekle yatışmadığını, daha da arttığını ifade etmeye çalışıyor olsa gerek ki, şöyle diyor: “Rabb-i Zülcelâl, kırk defa ruhumu kabzetse, sonra kırk defa beni dünyaya geri gönderse yine Kur’an muallimi olurdum.”

Hayatının bereketini görmüş bir insan olduğunu, anlattıklarından anlıyoruz. Taviz verilmeden yaşanmış bir hayat ve Kur’an’ın hizmetine şartsız teslim edilmiş bir beden ve ruh. Gözlerini uzağa dikip uzun tefekkürleri ve dilinde hiç bitmeyen zikirleri, duaları… İnsanın içine şıpır şıpır damlayan sesiyle şöyle diyor: “Bana yoldan geçerken adresini sorduğum yeri tarif eden insanı bile dualarıma katıyorum.”

Hilmi Yıldız hocaefendiTeheccütleri var bir de. Gün, onun için güneşten çok önce başlıyor. Gençlik yıllarından beri aksatmadığı teheccüt namazı alışkanlığı, duha namazına olan düşkünlüğü, evvabinler… İbadetle geçirdiği hayatında, sanki bir denizin suyunu her seferinde daha da iştahla içermiş gibi doyamıyor onlara.

Her Cuma günü yapılacak olan belirli bir işi vardır: Hatim duası okunur. Her hafta Cuma akşamında Nas suresiyle tamamlanmış bir hatmin duası yapılır evinde.

Titiz mi titiz bir hayat

Bir çarkın dişleri kadar nizamî yaşadığı hayatında yetmiş küsur seneyi geride bırakan hoca efendi, bugün tarlasında meyve-sebzeleriyle ilgileniyor ama o zaman da Kur’an’ı dilinden düşürmüyor. Bir domatesin dibini eşelerken veya elmayı sularken ya Kehf suresini okuyordur ya da İsra’yı. Çapa işi yaparken de dilinde mutlaka bir sure vardır. Her gün Delail-i Şerif mutlaka okunur ve o güne dair mühim gelişmeler günlüğüne kaydedilir. 1960 yılından beri her günün (kalp krizi geçirdiği günler dâhil) kaydı tutulmuştur ve kütüphanesinde sıra sıra dizilmiş ajandalarda tescillidir. Evraklar, ilaç prospektüsleri, reçeteler, faturalar, hatıra kokan kâğıtlar, mektuplar, pusulalar ve daha neler neler. Hepsi hangi güne aitse ajandanın o gün sayfasındadır.

Hem de mucit

Hiçbir şey onun gözünde kolay kolay “çöp” değildir. Çünkü hemen hemen her şeyi değerlendirmenin bir yolu vardır. Öyle bir titizlik… Evin inşaatından artan çiviler, tahtalar, vidalar, menteşeler, yağlar, rezeler, söveler; hepsi evin çatısında, tavan arasında küçük kasalarda tasnif edilmiştir. Bir eskici dükkânını andıran bu yerde çok titiz bir gözün, insicamı hiç bozulmamış bir tasarruf ve koleksiyon hassasiyeti göze çarpar. Bir zamanlar, ekmek çok gözüksün diye fındık kabuklarını da hamura katan yokluk görmüş gençliğine vefa hissediyordur belki de.

Evindeki öteberiyi tamir için ustaya ihtiyaç yoktur. Kendi imalatı olan masalar, iskemleler, sandalyeler, avizeler, korkuluklar, sineklikler… Bahçesinden kargaları kovmak için çeşit çeşit gülümseten icatlar, musluklar, vanalar ve daha neler neler…

Bu hayatın yazılması lazım

Emin Saraç, Hilmi Yıldız ve Nurettin Yıldız. Emin Saraç hoca efendinin evinde. 2008 yılı.

Telefon çalıyor. Lütfü Doğan Hoca efendi telefonda.

—Müteşekkirim efendim. Sağolunuz. Evet. Afiyetinize duacıyız. Estağfurullah, hüsn-ü zannınız… Dua müşterek efendim…

Mütevazı yaşadığı hayatından enstantaneleri paylaşmakta tabiri caizse biraz “cimri”dir hoca efendi. Kıymetli bir hayat yaşamadığına, dolayısıyla anlatacaklarının da kıymetli şeyler olmadığına inanıyor. Hâlbuki İsmail Kara, onun hakkında duyduğu iki küçük hatıradan sonra “Bu hayatın mutlaka yazılması lazım.” demişti, ne de güzel demişti.

Misafirlerini eli boş göndermiyor hoca efendi. Bahçesinde o gün ne varsa, bir poşet biber, bir sepet domates, üzüm veya salatalıkla uğurluyor.

İnsanın bu hayata, Raif Efendi’nin Kürk Mantolu Madonna’ya, Ferit’in Matmazel Noraliya’ya baktığı gibi saatlerce bakası geliyor.

 

Sadullah Yıldız, “bu Kur’an bülbülü hiç susmasın” dedi



TAMAM