, 25 Eylül 2016
Müslüman zengin olur mu

12617

Müslüman zengin olur mu

Türkiye'de anayasa tartışmalarının yapıldığı bu dönemde halkın asıl meselesinin üretmek ve üretilen mala pazar bulmak olduğu konusu yine gündem dışı kalmış görünüyor.

İlgili Yazılar
Şevki Bey Franz Schubert ve İsmet Özel
Şevki Bey, Franz Schubert ve İsmet Özel

Günümüz mûsıkî ve şiir seviyesine baktığımızda anlam dairesinden fersah fersah uzakmış gibi görünsek de en azından Franz Schubert, Şevki Bey ve İsmet Özel üçgeniyle kendimize anlam yolunda bir şifa temin edebiliriz gibi geliyor bana. Yağız Gönüler yazdı.
07/09/2016 11:11
İsmet Özel deyip Türk dememek mümkün mü
İsmet Özel deyip Türk dememek mümkün mü?

İsmet Özel, ‘Desem Öldürürler, Demesem Öldüm’ kitabında 17 yaşında şiirle nasıl buluştuğunu anlatıyor..
03/10/2012 10:10
Allahsız bilginin nesi kutsal olabilir ki
Allahsız bilginin nesi kutsal olabilir ki?

‘Bilim söylüyorsa doğrudur’ yalanına inanmak zorunda mıyız? Günümüzde bilimlerin hangileri aslında bilim bile değil, cevabı bu kitapta.
21/06/2012 16:04
Türkiye'de Waldo dan bol ne var l
Türkiye'de Waldo’dan bol ne var!!l

İsmet Özel’in ‘Waldo Sen Neden Burada Değilsin’ kitabı nelere işaret ediyor?
14/03/2012 13:01
Kalın Türk olmak iyi mi kötü mü
Kalın Türk olmak iyi mi kötü mü?

İsmet Özel'e göre radikal bir Müslüman, kaldırımda ölmek üzere olan bir sarhoş görünce onun öleceği ile ilgilenmez, tüm meyhaneleri kapatmak istermiş, acaba doğru mu bu?
08/07/2012 13:01
İsmet Özel'in celladını didikledi
İsmet Özel'in celladını didikledi!

Daha önce İsmet Özel'in Amentüsü/Metindilbilimsel Bir Çözümleme kitabı yazan Hasan Aktaş bugünlerde ikinci bir İsmet Özel kitabı yayınlamak üzere…
20/11/2011 09:09

İsmet Özel, 1977’de Yeni Devir gazetesinde yazdığı denemesinde şöyle soruyordu: “Güçlü bir topluma ulaşıp onun müslümanlaşmasına mı, müslüman bir topluma ulaşıp onun güçlendirilmesine mi çalışacağız?” Müslümanların, şu ya da bu biçimde içinde bulundukları toplumun, yaşadığımız dünya ölçülerinde iktisadî ve teknik donanıma ulaşmasını birinci sorun sayarak, bu hedefe eriştikten sonra toplumda “müslümanca yaşama” esaslarının egemenliği için çalışmalar yapması ikilemin ilk ayağı idi.

İsmet Özel
(+)

İkinci tavır ise, müslüman için önemli olanın içinde bulunulan kurumların onarılmasından değil, “müslümanca yaşama” esaslarının yeni bir toplum düzeni ortaya çıkarması meselesinden hareket etmektedir. İkinci durumda, mevcut iktisadî yapının zaaflarının su yüzüne çıkması, hatta mevcut teknik gelişmelerin hastalıklarının teşhir edilmesi önem kazanmıştı. İçinde bulunulan kurumların İslamî anlayışla daha iyi işleyeceğini değil, İslamî anlayışın bu kurumlar dışında bir yaşama biçimi gerektirdiğini savunmak elzem hale gelmiştir.

İktisadî ve teknik donatım amacımıza mı hizmet ediyor?

Üstad’ın, önce 02.11.1977’ de Yeni Devir’de va’z ettiği, sonra da kitabında (İsmet Özel, Üç Mesele- Teknik, Medeniyet, Yabancılaşma, Düşünce, 1978: 155) sormaya devam ettiği sorusunun cevabı henüz teorik bir vazıh kazanmış değil. Ancak müslümanlar, yaşadığımız dünya ölçeğinde iktisadî ve teknik gelişmişliği, “müslümanca yaşama” meselesinin önünde bir hedef sayarak davranmaktan kendilerini alamamış görünüyorlar. Güçlü bir toplumun iktisadî ve teknik donatımının, müslümanların amaçlarına hizmet eden araçlara dönüşeceği hüsn-ü zannı ile hareket ediyorlar.

John Wesley
(+)

İnanan insan zenginleşmeli mi?

İsmet Özel’in bir ikilem haline getirerek sorduğu sorunun benzeri, sanırım hristiyanların protestanlaşması sürecinde de sorulmuş ve Avrupa’da, “inanan insanın” zenginleşmesi gerekliliği dinî bir söylem haline gelmişti. Nitekim John Wesley, küçük burjuva ve çiftçilerin yükselen sınıflar arasına girmesini hazırlayan kaderi, mülkün laikleşmesine bağlamıştı. Türkiye’de “müslümanların protestanlaşması” gibi bir kavram üzerinden müslümanların zenginleşmesi meselesi geçmişte tartışıldı. Ancak bu tartışma ile Avrupa tarihinde ortaya çıkmış gerçeklik arasında, Türkiye’de “müslüman kesimin para kazanmayı öğrenmesi”nden öte bir benzerlik bulunmamakta idi.

Din savaşları
(+)

Protestanlık, Roma İmparatorluğu’nun yıkılışı ile toprağa “Tanrı adına” el koyan Katolik Kilisesi içindeki çatışmanın bir eseri. Kilise ile burjuvalar eliyle palazlanan devletler/krallar arasındaki teolojik tartışmayı esas alıyor. Papalığa göre birey “mülk sahibi olamaz”dı ve devlet (kilise) “Tanrı’nın bedeni” konumuyla mülke sahip olmaktaydı. Burjuvalar doğunca mülke sahip olmanın önündeki teolojik engelin kaldırılması gerekti. Dolayısıyla Protestanlık; dinî otoritenin kilisenin elinden alınması, faizin meşruiyet sahası bulması, doğrudan doğruya İncil'e dönüş, aracısız ve Latince’ye bağlı kalmadan Tanrı’ya yakarış, öğretiyi kavramada bireyin algılayışını serbest kılan “yeni iman” hadisesi olarak ortaya çıktı. Önemli bir toplumsal dönüşümü, siyasetin yeniden biçimlenişini hedefliyordu. Hatta en önemlisi mülk kilisenin elinde temerküz ettiği için, “İncil’e dönüş” hareketi, aslında kilisenin elinde bulunan mülkü “sosyalleştirme” hareketidir.

1933-Dachau'da çalışma
Max Weber
Görselleri büyütmek için üzerini tıklayınız

Zenginliğin arttığı yerde dinin içeriği aynı ölçülerde azalmıştır

Protestanlıkla ulus-devlet (krallıklar) birlikte gelişmiştir. Bu yüzden evangelizasyon sekülarizasyondur. Ama dine karşı değil, kiliseye karşı. Kilise mülkiyetindeki servetlerin ya da imtiyazların, “yeniden inanan ve mülkü kazanmak için çalışıp tasarruf eden” yeni (mümin) bir sınıfa aktarılması, mesele teşkil etmekteydi. Sekülarizasyon, kilise dışında gelişmiş bir “halk teolojisi” ile gündeme getirilmiştir. Dolayısıyla Avrupa’da “dinin protestanlaştırılması” yine dinî bir yönelim halinde temayüz etti. Bu nedenle John Wesley sonucu görse de, süreci durdurmak için düşünmez, “zengin olmaya teşvik etmeyi” kendini vazifeli saymaktan alamaz: “Korkarım ki, zenginliğin arttığı yerde dinin içeriği aynı ölçülerde azalmıştır. Din hem çalışkanlık hem de tutumluluk üretmek zorundadır. Bunlar da ancak zenginliğe yol açar. Fakat zenginlik artınca, bütün dallarında gurur, kızgınlık ve dünya sevgisi de artacaktır. Metodistler her yerde çalışkan ve tutumlu olmuşlardır, bunun sonucunda da mülkleri çoğalmıştır. Bu yüzden de dinin biçimi olduğu gibi kalırken, ruhu yavaş yavaş yok olmuştur. Bunu önleyecek, saf dinin bu sürekli yozlaşmasını engelleyecek bir yol yok mudur? İnsanların çalışkan ve tutumlu olmalarını engellemeye kalkamayız. Bütün hristiyanları, kazanabildikleri kadar çok kazanmaya ve tasarruf edebildikleri kadar çok tasarruf etmeye, yani, zengin olmaya teşvik etmeliyiz.” (Max Weber, Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu, Hil, 1985: 141)

Max Weber
Richard Baxter
John Calvin

Kapitalistler, para gücüyle kilise babalarının yerine geçtiler

Burada meselenin Türkiye’de ele alınış şekli ile ilgili bir çatallaşma görüyoruz. Protestan teolojiyi ortaya atanlar, çileci çalışma etiğinin bir dünya gücü oluşturduktan sonra, “dünya malının” insanlar üzerinde artan ve kaçınılmaz bir güce dönüşeceğini görüyorlardı. Bu nedenle Baxter, “dünyevî mallar, insanın her zaman üstünden atabileceği ince bir palto gibi, yalnızca azizlerin omuzlarında durmalıdır” diyordu. Bu, bir anlamda Calvin’in, “halk yani işçi ve zanaatkâr kitlesi, fakir kaldıkları sürece Tanrı’ya bağlı kalırlar” sözünün benzeri idi. Kapitalistler, para gücüyle kilise babalarının yerine geçtiler ve Calvin’in sözünü kapitalist ekonomiye tatbik ettiler: “İnsanlar zorunlu oldukları zaman çalışırlar.” Böylece kapitalist ekonominin temel düşüncelerinden biri, Calvinci etiğin yeniden tasavvur edilişinden devşirildi. “Düşük ücret”; üretimi geliştiren, işine sadık, müridce yaşayan, kendini işverenin kazanmasına adamakla “Tanrı’nın hoşnutluğunu” celbetmeyi başaracağını uman “meslek” zihniyeti üretti.

Teoloji, bir ahlâk zihniyeti ve bir çalışma etiği ile geliştirilmişti. Oysa Türkiye’de zenginleşmenin, çalışma etiğinden ziyade siyasî merkeze yakınlıkla kesbedilmesi gelenek olmuştur. Bu kötü kopyanın Anadolu tarihinde bir karşılığı yoktu. Çünkü Anadolu’da 13. yüzyılda zuhur etmiş meslek ahlakı kapitalizm üretmemişti.

Özel’in sorusu, zaten kendi içinde imkânsızlığı içeriyor

İsmet Özel’in sorusu, “para kazanmayı öğrenen” müslümanların, “adam zengin olmalı” felsefesine kâni olmaları ile cevaplandı. Bu bir zımnî cevaptı. Tartışılmadı ve tartışılmasına da pek fırsat verilmedi. Belki de bu sorunun cevapsız kalması, çalışma etiği ile davranacak bir topluluğun henüz ortaya çıkmamış olması meselesinin bir sonucudur. Çünkü aslında soru kendi içinde bir imkânsızlığı içeriyor. Yani, “önce güçlü olup da mı müslümanlaşalım?” denildiğinde kimliksiz bir güçten, “önce müslüman bir toplum olup da mı güçlenelim?” denildiğinde de kararsız bir kimlikten bahsedilmiş olunuyor. Başka bir soru sormak gerekiyor.

1900'ün başları Kapalıçarşı
Eski Tahtakale
Osmanlı esnafı
Osmanlı esnafı
Nalbant
Görselleri büyütmek için üzerini tıklayınız

O başka soru kanımca şudur: “Müslümanca yaşamak, beni hangi değerleri hayata geçirmiş bir topluluğun müntesibi yapar?” Bu sorunun he hangi bir güç-kuvvet elde etme ile ilintisi yok. Çünkü “La Havle ve La Kuvvete illa Billah” demiyor muyduk? Anadolu’da Horasan erenlerinin hayata geçirdiği ve Osmanlı’yı inşâ eden fütüvvet ahlâkı, bu soruyu sorup, kuvvetin Allah’tan geldiğine ikrar vermişti. Fütüvvet, mertebelerin en yücesi olarak, çalışan adamın kapitalistleşmesine de engel çıkaran bir cemaat ahlâkıydı. Buyurun esasları da budur:

“Doğruluk, vefa, cömertlik, güzel huy, göz tokluğu, dostlarla muhabbet, arkadaşlarla iyi geçim, kötü sözden kaçınma, iyilik yapmayı arzulama, güzel komşuluk, iyi söz ve nasihat, ahdin yerine getirilmesi, emri altındakilere iyi muamele, çocukları terbiye etme, büyüklere edepli davranma, Allah için dost tutma ve Allah için düşman olma, mal ve mülkü dostlara-fakire harcama, verdiğini başa kakmama, misafire hizmet etme, dostların işini gönülden yapma, kötülüğü iyilikle savma, gelmeyene giderek karşılık verme, tevazu, kibirden sakınma, ana-babaya iyilik, akrabayı ziyaret, ihvanın kusurlarına göz yumma, gizlide kusurluya öğüt verme, kusurluya dua etme, halkın cefasına katlanma, nefsinin şerrini ve zulmünü bilerek kendini ayıplama, halk içinde Hak ile olma, halka ülfet etme, malayaniden kaçınma, müslümanlara şefkat ve merhamet, fakirlere acıma ve onlara infak, âlimlere tevazu ve saygı, kulağı kötülüğü işitmekten koruma, gözü haramdan sakınma, amellerde ihlas, dünyadan yüz çevirme, iyilerle arkadaş olma, fakirlerle oturmaktan şeref duyma, Rabb’iyle zengin olma, zenginlere zengin oldukları için hürmetten kaçınma, kimsenin kınamasından çekinmeden hakkı söyleme, belalara ve başa gelene sabır, kendi haklarını istemekten vazgeçme, başkalarının haklarını tam verme, gizlide Allah’ın yasaklarına uyma, mü’minlerle meşveret, cemaate devam, varlıkta ve yoklukta Allah’a güvenme, malına-gücüne-aşiretine güvenmeme, salihlere hürmet, kimsenin kendisinden eziyet görmemesine özen gösterme, zulm etmektense mazlum olmayı yeğleme, dışının içi gibi olmasına cehdetme, dostunu ziyaret etmek gerektiğinde mesafeyi bahane etmeme, her daim zikr üzre olma, başa değil ayağa bakma, elinin emeği ile geçinme, haram lokmadan kaçınma.”

Bu ilkelerin hangisini hayata geçiriyoruz?Merhamet Cemiyeti esnafı bir arada

Geçmiş devirde müslüman adam olmayı hayat dâvâsı edinmiş insanlar bu ilkeleri hayatlarına geçirebiliyorlardı. Kendilerine verilmiş emanetleri muhafaza ederek sahiplerine iade ediyorlar ve gerekirse kendi işlerine eğilmekten imtina ediyorlardı. Amellerini, kendi menfaatlerini düşünerek değil, kardeşini, toplumu düşünerek ortaya koymak üstün değerleri haline gelmişti. Rivayete göre:

“Gecelemek için bir mağaraya sığınan üç kişi, dağdan kopan büyük bir kaya parçası yuvarlanıp çıkışı kapayınca bir türlü oradan çıkamazlar. Bunun üzerine, sırayla Hak katında makbul olduğuna inandıkları bir ameli vesile kılarak Cenâb-ı Hak'tan kayanın yuvarlanıp gitmesini dilerler. Onlardan birincisi, anne-babasına karşı ihsanla davranışını vesile edinerek onunla niyazda bulunur; ikincisi, tam harama girip iffetini kirleteceği bir anda, sırf Allah korkusu sebebiyle böyle bir günaha girmekten vazgeçişini duasına mevzû yapar. Her iki duada da taş biraz kımıldar, ancak yine de çıkabilecekleri kadar bir boşluk meydana gelmez. (Çünkü bunlar müslümanların yapmakla mükellef olduğu amellerdir.)

Gayret cemiyetiÜçüncü şahıs ise şöyle dua eder:

“Rabbim, yanımda bir işçi çalıştırdım. Diğer işçilerin ücretini verdiğim gibi, onun ücretini de ödemek istedim. Halbuki o, teklif ettiğim ücreti azımsadı ve ‘Ben bunu almam' deyip gitti. Onunla bir koyuna anlaşmıştık. O gidince ben de koyunun ayrı üremesine zemin hazırladım. Seneler geçti ve bu bir tek koyun büyük bir sürü haline geldi. Derken, bir gün bu adam kapımı çaldı ve benden hakkını istedi. Ben de o sürüyü göstererek, ‘İşte bunlar senin hakkındır' dedim. ‘Ben fakir bir insanım, benimle alay etme' deyince; ‘Vallahi, alay etmiyorum, alıp da götürmediğin o koyun işte bu hale geldi. Şimdi al götür' dedim. Sevine sevine bütün sürüyü alıp götürdü. Rabbim, bunu ben Sen’in için yaptım. Eğer bu amelimden razıysan mağaranın ağzını aç.”

Bu duadan sonra, taş sonuna kadar kayar, mağaranın ağzı açılır ve hep beraber dışarıya çıkarlar. (Buhari, Buyû' 98, İcâre 12; Ebû Dâvud, Buyû' 29.)

Allah, fetası olan (yiğitlik, ahlâk, adalet, hikmet) müslümanın duasını kabul etti de onu yeryüzünde azîz eyledi.

 

Lütfi Bergen hatırlattı





Yorum
Kenan Subaşı isimli şahsa
sokrates hava cıva
sebeblerini sen daha iyi biliyosun.biz hala dernekteyiz ve dernek dışındaki herkes türk değildir.senin gibiler ve öncesinde bahsettiğim gibiler
05/08/2010, 00:56
sokratesin savunması
Kenan Subaşı
sebebi neymiş açıkla da öğreneyim esrarengiz insan.anlat bakalım;ismet beyle yakın ilişkileri olan,ismini yazamayan,birini dernekten uzaklaştırıp,uzaklaştırdığı kişiye,seni uzaklaştırdık,istenmiyorsun diyemeyen zavallı.Ben ismet özelin yerinde olsam alayınıza istikamet verirdim,sürüm sürüm süründürürdüm.
04/08/2010, 13:00
o günkü dernek görevlisi de
çok komik
vatan haini biridir.islamla alakası yoktur.cahili cühelanın tekidir.Kenan Subaşı da derneğimizin genel başkanı İsmet Bey in talimatıyla uzaklaştırıldı.
03/08/2010, 08:29
uzaklaştırılmışım ha !
Kenan Subaşı
beni oy birliği ile dernekten uzaklaştırdıklarını söyleyen muhterem,bunu neden bana bildirmemiş?hem neden buraya ismini yazmıyor,müslüman denince akla emin insan gelir.Kendisinden emin olunan insan,birşey yazarken ismini neden gizler ki !Kenan Subaşı'na hiçbir şekilde seni dernekten uzaklaştırdık denmedi,K.Subaşı'na artık dernekte istenmiyorsun denmedi,dernek rozetimi ve 18 no lu dernek kartımı kendi ellerimle,ogünkü dernek görevlisine kendim teslim ettim.uzaklaştırılmadım.üyeliğimi fesh ettim
02/08/2010, 10:08
Argumentum ad hominem
neşe ünal
\"ars longa vita brevis \" bu latince terimin aslı. \"sanat uzun hayat kısa\". siz sanatı geçip hayatın kısalığına abanmışsınız. latince bir deyim ama bir insan ismi değil.
ayrıca senin hayatın kısa ise, benimki de kısa.
bir tek şeytanın hayatı uzun.
Argumentum ad hominem
02/08/2010, 09:56
adıma takılanlar
vita brevis
Yazdığımdan anlamayanlar adımdan ne anlayacaklar?...
Provakasyonmuş, siyasetmiş, partiymiş hiç alakam olmaz bir. İkincisi kul hakkından bahseden arkadaş kim girmiş kul hakkına bir bak hele... Üçüncüsüne gelince, günahsız üç beş cümlemi gözünüzde büyüteceğinize anlatılanı anlamayı deneseniz anladığınız her şeyi anlatmak zorunda kalmayacaksınız. Ayıp, Allah aşkına abartmayın! vesselam... Anlamını öğrenirsen "vita brevis"in kim olduğumu daha iyi anlarsınız...
01/08/2010, 23:45
bakarmısınız
neşe ünal a
kul hakkı falan ne komik
uydur uydur söyle tabi kolay
içerde dönen dolaplar aman ismet peygamberdir dokunulmasın
ismette insandır ne bu putçuluk falan
tabu haline getirmeden okuyamıyormusunuz adamı
herkes günahkar bir ismet di günahsız
böyle bir şiir yazalım:)
01/08/2010, 16:53
biz uzaklaştırdık
Kenan Subaşı denen zatı
hem de oy birliğiyle
hala ne hakla savunuyor burayı anlamıyorum
01/08/2010, 16:51
isimlerimiz
muhammed sarı
Bazı insanlara bir şey anlatmak mümkün değil. Bakın ben babamın bana verdiği ismi kullanıyorum ve istiklal marşı derneği üyesiyim. Yani bu isim ve bu sıfatla konuşuyorum. Size de bunu tavsiye ederim. Yoksa digital ortamın gazını-tozunu yutmamak işten değil. Bırakın atışmayı, bu halde yazışmamız bile şaçma. İsimsizlere konuştuğum için kendimi gülünç düşmüş hissediyorum. Şu rumuz şeysinden vazgeçelim; burası haydar dümen’in, Güzin abla’nın köşesi değil, değil mi?
31/07/2010, 12:49

İlgili Konular